2010’u 2011’e bağlayan yılbaşı gecesiydi. Bi hazırlık, bi
süslenme, bi püslenme amanın sanki podyuma çıkacam. Neyse ki sonunda hazırlanıp
arkadaşımın evinde başlayacak eğlence için evden çıktım. Yollar her yıl olduğu
gibi ana-baba… İki saat süren trafik karmaşasının sonunda arkadaşımın evine
vardım.
İçeri bir girdim ki
oturacak yer yok. Öyle bir toplanmış, öyle bir kalabalığız. Benim dışarıda yada
bir mekanda yeni yıla girme hevesinde olmama rağmen, arkadaşlarım evde girelim
diye tutturdular. İyi dedim, hadi öyle olsun. Saat 12’yi vurdu; sarılmalar,
öpüşmeler, danslar, zıplamalar... Hop ne olduğunu anlamadım herkes montlarını,
ayakkabılarını giymeye başladı. N’oluyor dememe kalmadı, kendimi sokakta taksi
beklerken buldum. Neyse ki peş peşe sıralanan taksilere binip yola koyulduk.
Sürekli gittiğimiz
mekanın kapısındaydık gene. Hani bu yılbaşı gecesi, belki farklı bir yere
rezervasyon yaptırmışlardır diye düşündüm ama nerdeee… Belliydi. Bu seneyi de
full aynı kulüpte geçirecektik. Kapıdan içeri girdik. Çalışanların karşılaması,
diğer arkadaşlarımızla selamlaşıp tokalaşma derken, kalabalığı yarıp mekanın
bahçe kısmına çıkabildik. Bahçedeki kalabalık içeriden daha fenaydı neredeyse.
Dönüp bir çevreme baktım. Kahkahalar, şakalaşmalar, köşe bir yere çekilip
dedikodu yapanlar, öpüşenler… Karmaşanın ortasındaydım. O an biri beni oradan
çekip çıkarsın istedim…
İçeride dans eden
arkadaşım Andre, yanıma gelip “İçerisi mükemmel. Kesinlikle gelmelisin” diyerek
kolumdan tuttu ve beni çekiştirmeye başladı. “Az önce dilediğim şey bu değildi”
dedim içimden. Ama ortama ve arkadaş grubuma uyum sağlamak zorundaydım. Meğer
içerisi dışarıdan daha fenaymış. Kucak dansı yapanlar, içkisini başından aşağı
dökenler,dansı kamufle amaçlı kullanarak sevişenler… Dehşetle çevreme bakarken
biri ile göz göze geldim. Gülümsedi. Sonra kaybettim. Biraz dansın ardından
dinlenmek ve hava almak için tekrar bahçeye doğru yürümeye başladım. Bahçe
kapısından geçerken, az önce göz göze geldiğim adam yanımdan geçiyordu. Omuz
omuzaydık. Birbirimizi geçtik ama sonra durduk ve dönüp şapşal şapşal
birbirimize bakakaldık. Ta ki, arkadaşı onu kolundan tutup içerideki
kalabalığın karanlığına çekene kadar bana bakmaya devam etti. Tekrar bahçe
kapısına yöneldim. Yormi ve sevgilisinin yanına, masamıza döndüm. Ben gelince
onlar içeriye girdiler. Masada tek kalmıştım. Telefonumla oynuyor, ara ara
içkimden bir iki yudum alıyor, çevredekilere bakıp sonra tekrar telefonuma
dalıyordum. Bir an, telefon ile arama ucu kırmızı kalpli, pilli, ışıklı
etkinlik değneği -midir, her ne zımbırtıysa- ondan girdi. Başımı bir kaldırdım
ki o. “Merhaba” dedi. Her zamanki aptal hallerimden birine girip bir iki saniye
dona kaldım. Sonra bende “Merhaba” dedim ve tanışma sohbetimiz başladı. Uzun
boylu, yapılı, kısık gözlü, küçük dudaklı, dazlak, çekici biriydi.
Uzun bir süredir
hayatıma birinin girmesine izin vermememle beraber, o gece mekandaki herkesin
gözünün üzerinde olduğu bu adamın sadece bana olan ilgisi, beni fazlasıyla
etkilemişti. “Seni arkadaşlarımla tanıştıracağım bekle beni” diyerek gözden
kayboldu. Birkaç dakika içinde elinde iki kadeh içki ve yanında bir arkadaşıyla
geri geldi. Tanıştırıldık. Burada kendisine “Taram” diyeceğim. Taram,
güleryüzlü, konuşkan, eğlenceli ve kara-kuru yakıştırmasını tam anlamıyla
taşıyacak fiziksel özellikte biriydi. Biraz sohbetin ardından “İçeride
arkadaşım beni bekliyor” diyerek bizi tekrardan baş-başa bıraktı. Ne olduysa da
o andan itibaren oldu. Bana bir haller oldu. Adamın karşısında -adam dediğim
benden aslında bir yaş küçüktü- kırıtıyorum, göz süzüyorum falan… Sıfır
muhabbet, gereksiz bakire kız hallerindeyim. O sırada çevreye baktım ki, o
kalpli zımbırtıdan herkeste var. Bi bana özel değilmiş yani. Neyse… Bu süre
içerisinde birbirimizin numaralarını almayı ihmal etmedik tabi. Bir süre sonra
Taram yanımıza hızlıca geri geldi ve arkadaşının kolundan tutup “Hadi
gidiyoruz. Başka bir mekana geçeceğiz” dedi. Benimki bana dönüp “Sende gelmek
ister misin?” diye sordu. Arkadaşlarımı bırakamayacağımı söyledikten sonra,
“Belki bir gün kahve içeriz” dedim. Çekiştirilip, benden adım adım uzaklaşırken
“Seni yarın arayacağım” dedi. Artık 4-5 metre uzağımdaydı. El salladım. Onlar
merdiveni çıkarken, bende kendi arkadaşlarıma ulaşmak için telefonumun ekranına
gömüldüm. Bir anda kolumdan biri çekti. Geri dönmüştü. Öptü, gülümsedi ve hiç
bir şey demeden gitti. Aylar sonra başıma geleceklerden bir haber dizlerim
titriyor, bulutların üzerinde geziyordum. Arkadaş markadaş, mekan, yılbaşı hak
getire… O saatten sonra film kopuktu…