28 Kasım 2015 Cumartesi

Ne Yılbaşıydı!

   2010’u 2011’e bağlayan yılbaşı gecesiydi. Bi hazırlık, bi süslenme, bi püslenme amanın sanki podyuma çıkacam. Neyse ki sonunda hazırlanıp arkadaşımın evinde başlayacak eğlence için evden çıktım. Yollar her yıl olduğu gibi ana-baba… İki saat süren trafik karmaşasının sonunda arkadaşımın evine vardım.
  
   İçeri bir girdim ki oturacak yer yok. Öyle bir toplanmış, öyle bir kalabalığız. Benim dışarıda yada bir mekanda yeni yıla girme hevesinde olmama rağmen, arkadaşlarım evde girelim diye tutturdular. İyi dedim, hadi öyle olsun. Saat 12’yi vurdu; sarılmalar, öpüşmeler, danslar, zıplamalar... Hop ne olduğunu anlamadım herkes montlarını, ayakkabılarını giymeye başladı. N’oluyor dememe kalmadı, kendimi sokakta taksi beklerken buldum. Neyse ki peş peşe sıralanan taksilere binip yola koyulduk.
  
   Sürekli gittiğimiz mekanın kapısındaydık gene. Hani bu yılbaşı gecesi, belki farklı bir yere rezervasyon yaptırmışlardır diye düşündüm ama nerdeee… Belliydi. Bu seneyi de full aynı kulüpte geçirecektik. Kapıdan içeri girdik. Çalışanların karşılaması, diğer arkadaşlarımızla selamlaşıp tokalaşma derken, kalabalığı yarıp mekanın bahçe kısmına çıkabildik. Bahçedeki kalabalık içeriden daha fenaydı neredeyse. Dönüp bir çevreme baktım. Kahkahalar, şakalaşmalar, köşe bir yere çekilip dedikodu yapanlar, öpüşenler… Karmaşanın ortasındaydım. O an biri beni oradan çekip çıkarsın istedim…
  
   İçeride dans eden arkadaşım Andre, yanıma gelip “İçerisi mükemmel. Kesinlikle gelmelisin” diyerek kolumdan tuttu ve beni çekiştirmeye başladı. “Az önce dilediğim şey bu değildi” dedim içimden. Ama ortama ve arkadaş grubuma uyum sağlamak zorundaydım. Meğer içerisi dışarıdan daha fenaymış. Kucak dansı yapanlar, içkisini başından aşağı dökenler,dansı kamufle amaçlı kullanarak sevişenler… Dehşetle çevreme bakarken biri ile göz göze geldim. Gülümsedi. Sonra kaybettim. Biraz dansın ardından dinlenmek ve hava almak için tekrar bahçeye doğru yürümeye başladım. Bahçe kapısından geçerken, az önce göz göze geldiğim adam yanımdan geçiyordu. Omuz omuzaydık. Birbirimizi geçtik ama sonra durduk ve dönüp şapşal şapşal birbirimize bakakaldık. Ta ki, arkadaşı onu kolundan tutup içerideki kalabalığın karanlığına çekene kadar bana bakmaya devam etti. Tekrar bahçe kapısına yöneldim. Yormi ve sevgilisinin yanına, masamıza döndüm. Ben gelince onlar içeriye girdiler. Masada tek kalmıştım. Telefonumla oynuyor, ara ara içkimden bir iki yudum alıyor, çevredekilere bakıp sonra tekrar telefonuma dalıyordum. Bir an, telefon ile arama ucu kırmızı kalpli, pilli, ışıklı etkinlik değneği -midir, her ne zımbırtıysa- ondan girdi. Başımı bir kaldırdım ki o. “Merhaba” dedi. Her zamanki aptal hallerimden birine girip bir iki saniye dona kaldım. Sonra bende “Merhaba” dedim ve tanışma sohbetimiz başladı. Uzun boylu, yapılı, kısık gözlü, küçük dudaklı, dazlak, çekici biriydi.

   Uzun bir süredir hayatıma birinin girmesine izin vermememle beraber, o gece mekandaki herkesin gözünün üzerinde olduğu bu adamın sadece bana olan ilgisi, beni fazlasıyla etkilemişti. “Seni arkadaşlarımla tanıştıracağım bekle beni” diyerek gözden kayboldu. Birkaç dakika içinde elinde iki kadeh içki ve yanında bir arkadaşıyla geri geldi. Tanıştırıldık. Burada kendisine “Taram” diyeceğim. Taram, güleryüzlü, konuşkan, eğlenceli ve kara-kuru yakıştırmasını tam anlamıyla taşıyacak fiziksel özellikte biriydi. Biraz sohbetin ardından “İçeride arkadaşım beni bekliyor” diyerek bizi tekrardan baş-başa bıraktı. Ne olduysa da o andan itibaren oldu. Bana bir haller oldu. Adamın karşısında -adam dediğim benden aslında bir yaş küçüktü- kırıtıyorum, göz süzüyorum falan… Sıfır muhabbet, gereksiz bakire kız hallerindeyim. O sırada çevreye baktım ki, o kalpli zımbırtıdan herkeste var. Bi bana özel değilmiş yani. Neyse… Bu süre içerisinde birbirimizin numaralarını almayı ihmal etmedik tabi. Bir süre sonra Taram yanımıza hızlıca geri geldi ve arkadaşının kolundan tutup “Hadi gidiyoruz. Başka bir mekana geçeceğiz” dedi. Benimki bana dönüp “Sende gelmek ister misin?” diye sordu. Arkadaşlarımı bırakamayacağımı söyledikten sonra, “Belki bir gün kahve içeriz” dedim. Çekiştirilip, benden adım adım uzaklaşırken “Seni yarın arayacağım” dedi. Artık 4-5 metre uzağımdaydı. El salladım. Onlar merdiveni çıkarken, bende kendi arkadaşlarıma ulaşmak için telefonumun ekranına gömüldüm. Bir anda kolumdan biri çekti. Geri dönmüştü. Öptü, gülümsedi ve hiç bir şey demeden gitti. Aylar sonra başıma geleceklerden bir haber dizlerim titriyor, bulutların üzerinde geziyordum. Arkadaş markadaş, mekan, yılbaşı hak getire… O saatten sonra film kopuktu… 

26 Kasım 2015 Perşembe

Al Sana Blog


   Blog blog blog… Her yerde görüyordum. “Yok o blog açmış, yok bloğunda şunu yazmış” dedikoduları, reklamlarda bloglar, arama motorlarında bloglar, herkeste bir blog sevdası. Dedim neymiş şu blog bi ben de göreyim…

   Bir ara karaladığım bir şeyler vardı. Yayın evlerinden birinin yayın yönetmeni ile görüştüm, “sen bi blog aç kendine, 3000 takipçi kazan da öyle görüşelim” dedi.  Editörüm de ona arka çıkmasın mı.... “Sorasım geldi sen kimden yanasın; blogdan mı, benden mi? “ diye… Hem ben hayatımda 3000 kişi tanımamışımdır, nerden bulacaktım onca insanı da, “hadi şimdi beni izleyin” diyecektim…

   Her ne kadar gözümde büyüse de, kararlıydım. Açacaktım bir blog. Fakat sanal dünyaya o kadar meraklı biri değilimdir. Dedim “Tamam, ben kurcalar eder bunu da yaparım”. Kankamı aradım. Ben heyecanlı, o benden heyecanlı… Yazmak için bir adım daha atacam ya, mutlu hatun. Kolları sıvadık, oturduk pc başına. Tabi o biliyor; “Bu böyle yapılıyor, şu şöyle; arka planı şöyle yapalım, buraya metin yazacaksın, yok şunu yapıştır, bunu yaz, şuna tıkla…”... “Ay dedim yeter. Bana fenalık bastı. Başka zaman yapalım”. O da sevmez hiç bir şeyi yarım bırakmayı. Ama anlamıyor ki benim kafa bu konuda yarım. Anlattıklarının yarısının yarısını bile anlamadım zaten. Bana uzak şeyler… Ben kaçmaya çalıştıkça bitiricez diyo. Yok dedim bunla uğraşılmaz, oturayım bari. Anlattı anlattı anlattı… Konu geldi ayarlar, profil, bilgiler bölümüne. Beni aldı mı bir panik. “Kimse bilmesin ben olduğumu” diye başladım yükselmeye. “Tamam, ben ayarlayacağım. Gizliyeceğim profilini” dedi. Tamam falan derken bir süre sonra, gene geldiler bana: -“kimse adımı falan görmesin”, -”tamam kanka”, -”mail adresimi de”, “hallettim bak şuradan yapılıyor” falan anlatıyor bir yandan da bana. “Ulaşamasınlar istiyorum” dedim. Bu sefer de ona geldiler -”gerdin beni, tamam yaptım işte” dedi. Tokat gibiydi. Ama kendime de gelmiştim. Sanki yazacaklarım sansasyonel olaylar çıkartacak; tüm medya, kameralar bana yönelecek…

   Neyse ki gecenin sonunda bu iç ağrımız bitti. Blogum kaba hatlarıyla oluştu vs… Kalktım eve geldim. Dedim bir açıyım bakıyım kim ne yazmış, milletin yazdıklarını kurcalayayım, feyz alıyım… Arama satırı arıyorum, yok. Yani var da, istediğim şeylere ulaşamıyorum. Kişiler... Onlar da yok. Aval aval baktım ekrana iki saat. Sonra kapadım bilgisayarı ve -eski usul- bunları kağıda dökmeye başladım. Blogu da face, insta gibi şıp şıp öğrenilecek bir şey sandım. Mutlaka kolaylıkları vardır ama işte zamanla...

   Şu an bloguma neler yazacağım diye düşünüyorum. Sanırım geçmişimi... Burayı günlük gibi bir şey bellemeliyim zannımca… Ama benimki daha çok eski günleri yad etmek gibi bir şey olacak. Hadi hayırlısı...