29 Aralık 2015 Salı

Birlikte, Gecelerde... (08.01.2011)

   Gene bir cumartesi ve ben müdavimi olduğum gece kulübündeydim. Arkadaşlarımla zaman geçiriyor; ortama uyum sağlayan pozlarda, şen kahkahalarım ve elimde kadehimle boy gösteriyordum. Aman ne büyük olay! Sahte bir kalabalığın içerisindeki belki en gösterişli ama en az yalanlı insandım. O kalabalığın içerisindeki bir kaç dostumdu gerçekliğimle beraber durduğum. O da onların bana olduğu kadardı belki de... Bilinmez!

   ‘Uzun’ kapıda belirdi. Tabi yanından hiç ayırmadığı çantası Taram ile beraber… Beni görür görmez, kalabalığı yarıp yanıma gelmeye çalışıyordu. Benle beraber geldiğini gören arkadaşlarım, yalnız kalmamız için yanımdan uzaklaşmaya başladılar. En son Çikopo kalmıştı. O da giderken, “Çok kaşarsın vallahi. Tatlı herifmiş” dedi ve gitti. O bir kaç saniye, mekanın da verdiği enerjiyle bir havaya girdim. Dünyanın en güzeli ve en çekicisi ben oldum. ‘Uzun’ yanıma gelip yanağımdan öptüğü anda, gerçekliğe dönüp bir iç silkelenme yaşadım. “Benden arkadaşlarına bahsettin mi bakıyım” diyerek, ellerini karnımda birleştirdi ve arkamdan sarıldı. Kulağıma, “Kimse bilmesin gerçek adımı” dedi. Sanki kerhaneye soktum herifi. Bilseler ne olacaktı...

26 Aralık 2015 Cumartesi

07.01.2011 Garip Bir Adam

   Gene aynı kafede, gene aynı grubun buluşması… Ne kadar heyecanlı bir bilsen… ‘Uzun’u görmenin verdiği heyecan ayrıydı. Ama Taram’ın da aramızda olması apayrı bir güzellik katıyordu. Ayrılmaz bir üçlüydük. Artık kabullenmiştim. İlişkimiz süresince Taram hep yanımızda olacaktı. O yüzden beraber geçirdiğimiz zamanı, Taram’ı umursamadan, tüm ilgimi ‘Uzun’a yönelterek devam ettirmeye karar vermiştim.
  
   Kafeden çıktıktan sonra Taram, “Sizi bir parka götüreceğim” dedi. Yaklaşık yarım saat kadarlık bir yürüyüş yolunu önde Taram, peşinde biz gizli saklı el ele tutuşarak geçirdik. Bir sitenin önünde durduğumuzda, “Parka geldik” dedi. Bir dönüp çevreye baktım. Park falan yoktu. Apartmanlar ve sitelerin ortasında bir yerdeydik. ‘Uzun’, “Ben park falan göremiyorum” dedi. Taram, “Beni takip edin” diyerek, hemen önünde durduğumuz sitenin otopark bariyerinin altından geçti. İki binanın arasından da geçtikten sonra, gerçekten de bir parka geldik. Tabi hayal ettiğim gibi değildi. O an, ‘Uzun’la beraber olduktan sonra yerin mekanın önemi yoktu benim için. Bir çocuk parkı ve hemen yanında da 5-10 ağacın olduğu bir yeşillik vardı. Çocuk parkı ile yeşilliğin sınırındaki banklara oturduk. Sohbet etmeye başladık. ‘Uzun’ bana yakınlaşmaya çalıştıkça, çevre apartmanlardan birileri görecek korkusuyla, sürekli çekingen tavırlar içerisindeydim. Sarılıyor, elimi tutmaya ve öpmeye çabalıyordu. Taram, “Ben sizi yalnız bırakayım. Hem bir telefon görüşmesi yapmam gerek” diyerek yanımızdan uzaklaştı. ‘Uzun’ elimden tuttuğu gibi beni ayağa kaldırdı ve hemen arkamızdaki yeşilliğe yöneldi. Bankların arasından geçip yeşilliğe inebilmemiz için, hendek gibi kazılmış yaklaşık bir buçuk metre derinliğindeki bir duvardan atlamamız gerekiyordu. Ağaçların, yeşilliğin arasında gizlice daha fazla yakınlaşmak için… ‘Uzun’ duvardan atladı ve sonra dönüp bana yardımcı oldu. Ağaçların ve uzun boylu bitkilerin arasında kaybolduk. Kimsenin göremeyeceği bir yerdeydik artık. O anda dudaklarıma yapıştı. Deli gibi öpüşüyorduk ama bir yandan da içimde yakalanacağız korkusu vardı hala tabi. ‘Uzun’ daha ileri gitmeye çalıştığında, bunun için burasının uygun bir yer olmadığını söylememle banka dönmeye karar verdik.
    
   Banka oturdum. Havanın soğukluğundan dolayı üşümekle beraber, az önce gerçekleştirdiğimiz küçük ön sevişmenin verdiği heyecanla daha fazla titriyordum. ‘Uzun’ yanıma oturdu ve kulağıma “Seni istiyorum” dedi. Sonra bir kere daha dudaklarıma yaklaşıp öptü. Çok güzel öpüşüyordu. Hala unutamadığıma göre epey iyiymiş demek ki…
   
   “Taram hep böyle yanımızda mı olacak” diye sorduğum andan itibaren soğuk rüzgarlar esmeye başladı. ‘Uzun’un bir anda yüzü gözü değişti. Uzaklaştı. “O benim dostum” dedi. Fakat öyle bir ses tonuyla söylemişti ki, sanki bir soru sormadım da dostunu vurdum. “Hayır, senle yalnız kalıp bir şeyler yapmak istiyorum” dedim. “Neyse Taram’ı bulalım da geri dönelim. Hem sende eve geç kalma” dedi. İçimden lanet olsun, neden açtım bu muhabbeti diye geçirdim. Taram’ı aradı, yanımıza geri geldi. Bu sefer önde ikisi, peşlerinde ben yürümeye başladık. Minibüs yoluna geldiğimizde, ‘Uzun’ buz gibiydi. O zamanlardaki özgüvenimin verdiği zirve ile geri adım atma gibi bir niyetim yoktu benimde. İlk gelen minibüse el ederek, “Size iyi akşamlar” dedim ve binip gittim.

   Minibüse bineli daha birkaç dakika olmuştu ki, telefonuma mesaj geldi. “Lütfen eve vardığında haber ver” yazmıştı. “Ayrıldığın birini neden merak ediyorsun ki?” diye cevap attım. “Ayrılmadım ki ben senden bir parçan var içimde sadece onu düşünüyorum ve düşünüyorum mutluluk bize hasretken ve düşünüyorum yanımda sen yokken… kalbimde yaşıyorum çünkü en yüce en güzel sadelik bu sarsılmazsın devrilmezsin, ve yıpranmaz sadece benim kalbimdeyken” diye karşılık verdi. Ne diyeceğimi bilemedim. Mesajındaki noktalama işaretlerinin eksikliğini çözümlemenin ardından, uzun bir müddette ne demek istediğini anlamaya çalıştım. Ben açık bir insanım. Söylediklerim kadar söylenenlerin de net ve açık olmasından yanayım. Ama onun garip bir tarafı vardı. Sanki benimle yaşamaktansa, içinde beni yaşıyor gibiydi. E peki o zaman benim bu ilişkideki yerim neydi? Daha doğru düzgün birbirimizi tanımadan, beni içinde nasıl yaşatabilirdi? O zamanlarda, bunlar ve ‘uzun’ gizemli geliyordu. Şimdi ise, mesajlarda ve günlüğümde yazdıklarımı okudukça, bir de üzerine gelecek zaman içerisinde yaşadıklarım eklenince ne kadar boşmuş diyorum. Neyse o geceye dönecek olursak; ilerleyen saatlerde, “Evde sıkıntı yok di mi cnm ösledim seni ben:( “ diye yazması bir nevi içimi rahatlatmış, ilişkimizin devam ediyor oluşunun göstergesi olmuştu. 

11 Aralık 2015 Cuma

Kıracağım o Dalı...

   2 Ocak gecesi günlüğüme, “Bu ne ya. Adam ilk buluşmamıza kankasını getirdi. Bileydim bende ailemi çağırırdım” yazmışım. Bu durumdan ne kadar rahatsız olduğumu şimdi bile çok net hatırlıyorum. Ama bununla kalmamıştı. Araya koyduğumuz bir günün ardından, ayın 4’ündeki buluşmamızda da sağ olsun Taram bizimleydi. Artık belliydi. Kanka ayağına takılan bu iki manyağın, ilişkilerine renk katmak için araya aldıkları bir eniktim ben. Aman ne güzel!
   
   Gene Schlotsky'sde buluştuk. Sanki her yer tükendi, bir orası kaldı. Taram bana, “Ben ona -uzun- diyorum. O benim canım” dedi. O yüzden benimkine burada takacağım isim benimde “uzun” olacak. Sanki ‘Uzun’la ben değilde, o ilişki yaşıyordu. Böyle düşündürdüğünü anlaması için, manidar bir şekilde “Nasıl tanıştınız” diye sordum. Çokta anladı ya! Başladı anlatmaya: “Bir gün işten çıktım, sahilde kayalıklarda sigara içiyordum. Dilenci çocuklar sigara için tepeme üşüştüler. Vermeyince de tacizde bulundular. Bunu uzaktan gören Uzun geldi ve kurtardı beni” dedi. Adamı Herkül bellemiş. Bildiğimiz platoniğe bağlamış durumdaydı. Masamız küçük bir Bermuda şeytan üçgeniydi. ‘Uzun’ aptal aşık halleriyle benim gözümün içine bakıyor, masa altından elimi falan tutmaya çalışıyor; Taram, bir yandan anlatırken diğer yandan onu süzüyor; ben ise, ne zaman defolup gidecekte bizi yalnız bırakacak diye Taram’a bakıyordum. Tabi gene umduğum gibi olmadı. Gidesi yoktu. Sorgu sual bütün şeceremi aldı. Tabi o kaşarsa, ben ondan kaşar. Bende onunkileri döktüm. En sonunda darlanmamın da verdiği etkiyle “Hadi kalkalım artık” dedim sohbetin ortasında....
   
   Ayaklandık ve minibüs yoluna doğru yürümeye başladık. Önde Taram, ara ara bize dönüp sohbet çabaları içerisinde; peşinde biz… Karanlık ve boş sokağın ortasında ‘Uzun’ elimi tuttu. “Napıyorsun” dedim. “Seni hissetmek istiyorum” dedi. “Bu böyle olmaz, biri görecek” diyerek elimi çekmeye çalıştım. Fakat o elimi daha çok sıkıp çekti ve koluna girmemi sağladı. “O zaman böyle olsun” dedi. Ses çıkarmadım bir süre. Fakat sonra, yanımızdan geçen bir iki araçtan gören birileri olmuştur diyerek geri çektim elimi. Yola çıktık. Taram’la vedalaşıp ‘Uzun’a döndüm. Sarıldı, “Eve vardığında mesaj at, beni meraklandırma” dedi. Merak edilmek hoşuma gitmişti. Minibüse bindim, hareket ederken dışarı baktım. Gidişimi izliyordu…

   Eve vardıktan epey bir süre sonra mesaj attım. Unutmuştum… Onun kadar yoğun yaşamıyordum. Belki onu daha tam anlamıyla tanımamamdan, belki de güvenmememdendi bu hissizliğim. Zamanı var daha diye düşünüyordum. Öyle ki, ondan “Canım, vardın mı eve?” diye mesaj geldikten sonra onun beni düşündüğü kadar onu düşünmediğimi daha net anladım. “Evet vardım, merak etme” diye cevap yazdım. “Ben çok mu romantiğim güzellik, seni zorlamıyorum değil mi?” diye sordu. “Hayır zorlamıyorsun. Hoşuma gidiyor” dedim. Ondan, yaklaşık yarım saat sonra bir mesaj daha geldi: “Bu sadeliğe bu güzelliğe ben kıyamam sana dokunmamam lazım sana bakmamam lazım sana farklı duygular içerisinde farklı tatlar yaşatacağım meyveyi her zaman dalında yiyelim dalı incitmeyelim o dal bize lazım çünkü ben hayatımı o dala bağladım. o hayatta bize her zaman en güzel meyvesini verecek ben seni dalında o dalın sadelinde bağladım ve seni o incelikte seviyorum” yazmıştı. Dal, dal dal… Kırıp o dalı Taram’ın bir tarafına sokasım geldi şimdi. Tabi o zamanlardaki hislerimle, günlüğüme: “Bu adam benden gerçekten hoşlanıyor. Biz bunla yürür gideriz. Hoş adam ya. Neler yazıyor bana mesajlarda” yazmışım. Şimdilerde ise, aynı mesajı okuduğumda edebiyat katli yapmış diyorum. Tüm mesaj boyunca koyduğu sadece tek bir noktalama işareti ise, nazar boncuğu herhalde diye düşünüyorum… 

7 Aralık 2015 Pazartesi

İlk buluşmada ne işin var senin?

   Yeni bir yılın ilk gününe, yepyeni duygularla açmıştım gözlerimi… Açtım açmasına ama başımın altındaki de neydi! Çizmem… Ters bir şekilde yattığım yatakta yastık bellemiştim tekini. Diğeri ise hala ayağımda, başımın olması gereken yastığın keyfini sürüyordu. Doğruldum yatakta. Artık nasıl bir kafa yaşadıysam bırak üstümü çıkarmayı eve nasıl geldiğimi bile hatırlamıyordum.
  
   Acaba ondan mesaj var mı diye bir süre telefonumu aradım odamın içinde. Sonunda buldum ama hüsran. Ne bir arama ne de bir mesaj…
  
   Hatırladığım kadarıyla tüm günü ailemle geçirmiştim. Akşam saatlerinde mesaj almıştım. Mesajda, “Sesini duymak için arayabilir miyim?” yazıyordu. Tabi ben o an mesajı okuyunca, “Ay ne kadar kibar” diye eridim. Daha cevap olarak mesaj atmamı beklemeden aramasıyla, o düşüncem silindi ve yerini “bu da aygır” düşüncesi aldı. Biraz sohbetin ardından, “Yarın uygun olursan bir kahve içebilir miyiz?” diye sordu. “Zevkle” dedim. “Tamam o zaman yarın sabahtan tekrar ararım, saati konuşuruz canım. İyi geceler” dedi ve kapadı. Artık randevu defterimdeki bütün planlar iptaldi. Yeni sevgili adayımla buluşacaktım. O gece bir heyecanla yattım. Bir süre her ne kadar uyku tutmasa da, yatağın içinde bir o yana bir bu yana dön debelen derken bitkin düşüp uyuyakalmıştım.
 
  Sabah saatlerinde hazırlanmaya başladım. Derken malum şahıstan telefon geldi. Akşamüstü dört gibi buluşmaya karar verdik. Zaman geçtikçe heyecanım artıyordu. Sanki ilk flörtüm, n’oluyorsa… Evden çıktığımda tüm heyecanım geçmişti. Bağdat Caddesindeki, Schlotsky’s isimli mekanda buluşacaktık. Biraz erken çıktığım için ilk ben gelmiştim. Gerçi o da çok geçmeden geldi.
  
   Tokalaşmak için elimi uzattım. Fakat o belimden sarılıp beni kendine çekti ve yanağımdan öptü. Çok az sohbet ettik. Genellikle zamanımızı hayran hayran birbirimizi izlemekle geçirdik. Benden daha yoğun duygular taşıdığı; konuşmasından, her hareketimi takip etmesinden ve bakışlarından bile belliydi. Ben ise ona göre biraz daha doğal ve rahattım. Nitekim geçmişimizden bahsetmeye başladık, yaşantımızdan... Konu geçmiş ilişkilere geldiğinde, “Duymak istemiyorum. Geçmiş geçmişte kalmıştır. Beni de ilgilendirmez. Seninle yepyeni bir sayfadayım. Sende öyle ol” dedi. “İyi” dedim. Benim için hava hoştu. Geçmişteki çılgınlıklarım ve ergenliğin verdiği ateşin hareketliliğinden bahsetmektense sessiz kalırım dedim kendimce. Hem anlatıp ne diye gözünü korkutacaktım adamın… Sohbetimizin bir sonraki konusu iş ve okul geçmişimizle alakalı oldu. Sıkılmıştım. Randevudan çok, iş mülakatına gelmiş gibi hissettim. Telefonunun çalmasıyla sohbetimiz bölündü. Masadan kalkıp görüşmesini tamamladıktan sonra yanıma geldiğinde, “Taram işten çıkmış, yanımıza geliyor” dedi.

   Bir süre afalladım. Daha ilk buluşmamız ve bir baş başa bırak di mi kaşar kılıklı… “Sorun olmaz değil mi?” diye sordu gözlerimin içine bakarak. Olmaz olur mu... Benim için neredeyse ayrılma sebebiydi. “Ne sorun olacak, arkadaşın sonuçta” dedim. “İkimizin arkadaşı” dedi. Neyse dedim... Nasıl olsa işten çıktı, yorgundur, biraz oturur kalkar gider diye düşündüm. Düşündüğümle kaldım... Geldi ve yıllandı kaşar...