18 Şubat 2016 Perşembe

Aşkta strateji mi? : Bana göre değilmiş...

   İnsanoğlu sevgiye açtır. Küçücük bir ilgiden, kendine milyonlarca anlam çıkarır, gözü kara kapılır gider. Erkeği kadını hiç fark etmez. Hepsi aynı… Duygusal anlamda biraz zayıfsa; karşısındaki psikolojik açıdan sağlıklı biri mi, uyum sağlıyor mu sağlamıyor mu bakmaz. Bir iki güzel söz duydu mu, kesilir ayakları yerden. Hele ki gençlik yılları… Ühüüüü! Birçoğumuz yaşamıştır. Kafanın gidik olduğu, kalbin doğru-yanlış, abuk-sabuk her şeye pır pır çarptığı yaşlarımız… Yanlışın, gizliliğin, olmaması gerekenin, beynimizin reddettiklerinin, aslında kişiliğimize ters gelenlerin merak uyandırdığı, körü körüne kapılıp gittiğimiz anlarımız hep bu yaşlarda yaşanmamış mıdır! Benimki de öyle bir histi. Gerçi o zamanlarda da biliyordum, şimdi de farkındayım. Ama merak işte… Derler ya; insanın başına ya meraktan, ya….
   
   Olayın yaşandığı gecenin sabahında, ‘Uzun’ aramış. Hemde birkaç kere… Tabi sabaha kadar uykusuz kalan ben, ancak öğleden sonra uyanıp geri dönebilmiştim. Telefonu açmasıyla, “Bugün seni görebilecek miyim güzellik?” diye sordu. “Bence bugünü ailenle geçirmelisin ki, onları dışarıda olup tedirgin etmeyesin” dedim. Israr etmedi, “Doğru söylüyorsun. Ama yarın tüm günü beraber geçirelim” dedi. “Peki, bakarız” dedim ve kapadım telefonu.
   
   Çarşamba günü sabahı, umarım beni aramaz düşüncesiyle güne gözümü açtıktan sonra yatağın içinde telefonu aradım. Telefona baktığımda çoktan iki mesaj attığını gördüm. Mesajların ilkinde, “Günaydın güzellik. Ben bugün güzelliğimi göreceğim için çok şanslıyım” yazıyordu. İkinci mesajda ise, cevap vermememden dolayı telaşlanmış olsa gerek: “Güzelliğim benden uzaklaşıyor mu? Neden beni cevapsız bırakıyor?” yazıyordu. Kalbimin onu düşündükçe çarptığını hissetmem nedeniyle, bunca yanlışı olan biri ile ilişkiye devam edip etmeme düşüncesini ertelemiştim ve delicesine onu görmek istiyordum. Merak ediyordum. Ayrıca, kimdi bu Ebru?

   Akşamüstü saatlerinde gene aynı kafede buluştuk. Bana sarılmaya kalktıştığı sırada “Bence önce konuşmamız gerekenler var” diyerek karşısına oturdum. “Ne dememi bekliyorsun” dedi. “Her şeyi baştan sona anlatmalısın” dedim. “Geçmişimizi geride bırakıp birlikte geleceğimize bakacağız diye düşündüm. Ama sende herkes gibi takıntılısın” diyerek asi bir havaya büründü bir anda. “Geçmişin ilişkimiz süresinde böyle etkiler bırakıyorsa, bence pek geçmişte kalmamıştır” dedim. Artık o saatten sonra gergin bir konuşma gerçekleşmeye başladı aramızda. “Madem öyle herşeyi bir bir anlatayım” diye başladı. “Lütfen, merak ediyorum” dedim. “Bir kaç ay önce başladı onunla ilişkimiz. Ama ilişki gibi değildi. 35-40’larında bir kadın Ebru. Seni öğrendikten sonra çıldırdı. Kapıma dayandı işte…” dedi. Bu benim için yeterli bir cevap değildi. “İki haftalık bir ilişkimiz var ve bu kadın daha yeni mi öğrendi?” diye sordum. “Yok, hayır! Ben ona söylemiştim” dedi. “Söyledin ama ilişkiyi sürdürdün onla öyle mi?” diye sordum. “Neyi merak ediyorsun. Seni aldattığımı, seninle görüşürken onunla yattığımı falan mı düşünüyorsun” dedi. Ahaaa… O an fark ettim ki, ben bu adamı delicesine kıskanıyorum…

   Dondum kaldım. O bıdır bıdır bir şeyler anlatırken, benim kafamdan tonlarca düşünce geçiyordu. Benimle çıkarken Ebru ile yatmış mıdır, ben bu adamı kıskanıyorum gerçekten, acaba sevmeye mi başladım, hemen beraber olmalıyız, yoksa gözü başkasına kayar vs vs… Bir ara kulağıma, “Onu hiç sevmedim, zaten cinsel ihtiyacımı karşıladığım biriydi” demesiyle düşüncelerden kopup masaya geri geldim ve “Olmaz!” diye bağırdım. Artık nasıl haykırdıysam, çevre masadakiler dönüp garip garip bana baktılar. “Ne olmaz canım. Ne oluyor sana?” dedi. Olmazdı, benimle birlikteyken bir başkasıyla olamazdı. “Bu böyle olmaz. Ben senin geçmişinle mi uğraşacağım. Kimdir bu Ebru? Nasıl bana huzursuzluk verebilir, Nasıl ilişkimizi bozabilir?” diyerek yükseldim. Beni sakinleştirmek için bir şeyler diyordu ama nafile… “Ne dengesiz, ne seviyesiz şeyler bunlar. Yok yani… Ben böyle şeylerle uğraşamam” dedim. Tepkiye gel! Sanırsın profesörüm de, böyle şeyler benim için zaman kaybı…

   “O benim geçmişimde kalmış biri. N’olur yapma böyle. Bir tek seni seviyorum ve ilişkimiz boyunca kimse de olmadı” dedi. O an bir strateji belirledim çocuk aklımla. Ben bunu bu olayla terslerim, bir de üstüne ayrılırım, köpek gibi peşimde koşar dedim kendi kendime… “Böyle belirsizliklerle yapamam ben. Zaten ilişki yaşamıyor, üç kanka takılıyor gibiyiz. Üzgünüm…” dedim ve kalkıp eve döndüm. Havama bak… Eve döndüm ki, ne arayan var ne soran… Al sana strateji… Başladı gözyaşı günleri… 

11 Şubat 2016 Perşembe

Bir Ebru'muz Eksikti...

   Sabaha doğru yatağa yatınca, ancak öğlen kalkabildik tabi. Klasikleşen pazar sabahı, aile kahvaltısının ardından, yaşadığı ülkeye dönecek olan Andre’yi uğurladım. Akşamüstü saatlerinde de, ‘Uzun’ ile buluştum. Bu sefer daha öncekilerin aksine sahilde yürüyüş yaptık. Bir ara kayalıklarda oturup sohbet ettik. ‘Uzun’ bana kahve, kendisine de bir bira almak için gittiğinde onu beklerken düşündüm. “Seviyor muyum?” diye sordum kendi kendime. Belki o an için hayır ama heyecanlanıyordum onu düşündüğümde… Onunla zaman geçirmek, herkesten gizli saklı bir şeyler yaşıyor ve yapıyor olmak, çocuksu ama bir o kadarda korumacı tavrı beni etkiliyordu. Sahipleniyor ve seviyordu beni...

   Akşam bir büfede bir şeyler atıştırdıktan sonra onun yanından ayrılıp eve geri döndüm. Ertesi gün, iş başvurusu için bir yere gidecekti. O zaman hangi firma olduğunu söylemişti gerçi ama şimdi aklımda bile kalmadı. Akşamüstü saatlerinde telefonla konuştuk. Yorgun olduğunu o yüzden bugün görüşemeyeceğimizi söyledi. Benim için sorun değildi. Fakat akşam 10 gibi beni tekrar aradı. Soluk soluğa ve sinirli bir sesle, “Beni seviyor musun?” diye sordu. “Yani, evet. Ne oldu ki?” dedim. “Kem küm etme, söyle. Seviyor musun? Sevmiyor musun?” dedi. “Seviyorum da, bana ne olduğunu söyler misin” diye sordum. Yanındaki birine, “Duydun mu ha? Duydun mu? Benim sevgilim var artık anla…” diye bağırdı. Başka birilerinin, “Dur, yapma!” diye bağırışları, tokat sesi olduğunu tahmin ettiğim bir ses, kavga sesleri derken telefon kapandı. 1-2 dakika öylece durdum. Sonra Taram’ı aradım. “Bir şeyler oluyor. ‘Uzun’ yanında mı?” diye sordum. “Evet, durumlar karışık. Ben seni sonra arayacağım.” dedi ve kapattı. İçim içimi yiyordu. ‘Uzun’u birkaç kere aradım. Başlarda açmadığı telefonu, sonraki aramalarımda hep meşgule attı. İyice huzursuzlanmıştım. Taram aradı, “Buraya gelebilir misin?” diye sordu. Arkadan ‘Uzun’un, “Gelsin. Söyle gelsin. Beni bir tek o sakinleştirebilir” dediğini duydum. “Vallaha ben bu saatte çıkamam. Ona da söyle, n’apıyorsa bıraksın. Evine gitsin” dedim. Saat 11’i geçiyordu. Taram, “Ben seni sonra arayacağım” dedi ve kapattı.

   Bir süre sonra dediği gibi Taram aradı. Telefonu açmamla anlatmaya başladı. “Senden önce, ‘Uzun’un Ebru adında görüştüğü biri vardı. İlişkinizi öğrenmiş. ‘Uzun’un evini basmış. ‘Uzun’ kapıyı açmayınca inmiş aşağı, apartmanın önünde yaygaraya başlamış. ‘Uzun’da aşağı inip önce susturmaya çalışmış. Bakmış olacak gibi değil, pataklamaya başlamış. Benim de sonradan haberim oldu. Ben apartmanlarına geldiğimde, Ebru'yu tokatlıyordu hala. Bir yandan da -onu çağır, onu istiyorum, beni bir tek Anı sakinleştirebilir- diye bağırıyordu” dedi. Şoka girmiştim. Gerçi itiraf etmem gerekirse, bu zor anında yanında bir tek beni istiyor oluşu ruhumu okşamıyor değildi. Ama gene de kaba kuvvet ile sorununu çözüme ulaştırmaya çalışması tedirgin etmişti. “Şimdi ne yapıyor?” diye sordum. “Karakoldayız. İfade veriyor. Ebru’nun kaşı gözü patlamış durumda. Tanınmayacak bir halde, yara bere içinde” dedi. “Gerçekten de ne olduğunu anlamıyorum. Beni bilgilendir mutlaka” dedim ve telefonu kapadım.
   
   Yaklaşık bir saat sonra, ‘Uzun’ beni aradı. Gece saat ikiydi… Telefonu açar açmaz. “Gelecektin Anı. Yanımda olmalıydın. Bir tek seni istedim o an. Bir sen anlardın beni güzellik. Ama yoktun” dedi. “Gelsem de bir şey değişmezdi. Sinir haliyle, beni gözün görmez. Hatta bana bile saldırabilirdin” dedim. “Asla. Ben güzelliğime asla zarar vermem. Beni sakın, hiç bir zaman bırakma. Hep yanımda ol. Seni seviyorum” dedi. “Biliyorum. Ama şimdi sakinleşip uyumalısın” dedim. “Peki. Sen ne dersen onu yapacağım. Yeter ki beni terk etme. İyi geceler güzellik” dedi ve kapadı telefonu. Ne iyi gecesi be... Beter etmişti gecemi… Uyku muyku kalmamıştı bende.

   Sabaha kadar düşündüm durdum. Beni ilgiye boğan, bana olan sevgisini her yerde haykıran bu adamın kollarına mı bırakmalıydım kendimi; yoksa benden önce ilişki yaşadığı kadına bir gecede yaşattıklarını gözümün önüne getirip, kim bilir ilişki süresince neler yaşatmıştır korkusuyla topuklamalıydım...

2 Şubat 2016 Salı

Sevgiliyi Arkadaşlarla Tanıştırma - 3 (15.01.2011)

   Sabaha doğru saat 4 gibi bardan çıktığımızda, Çikopo, “Arkadaşlarımla görüşeceğim” diyerek yanımızdan ayrıldı. Yormi ve Alice beraber kalmak için otellerine, Elza ve İlkay ise bilmem nereye gitmişti… Gene aynı dörtlü kalmıştık. Taram ve ‘Uzun’ geceyi sonlandırmayı düşünürken, Andre ve benim hiç eve dönesimiz yoktu. Sabaha kadar açık olan bir bara gitmeye karar verdik Andre’yle… Bu bar kapanınca, genelde aynı kalabalık gideceğimiz barda alırdı soluğu…
   
   Yürümeye koyulduk. İstiklale çıktığımızda ki kalabalık, gecenin bittiğini değil de, eğlencelerin yeni başladığını düşündürüyordu resmen. Sabahçı barımıza geldiğimizde, ‘Uzun’u bir huzursuzluk sardı. Fakat içeriye girdiğimizde her bir ruhun farklılığı ve rengi onun da ilgisini çekmişti. Koridorun sonuna açılan salona girmeden önce soldaki bölümü sordu... “Karanlık oda orası. Orada ruhlar birleşiyor” diyerek gülümsedim. Salon tıklım tıklımdı. Bar kısmının önünde bir yere geçtik. Daha sonra Andre, dj kabininin orada bir boşluk bulunca o tarafa doğru kaydık. Bir süre dans ettik. ‘Uzun’, “Koridordaki o bölümü merak ediyorum, bana gösterir misin?” diye sordu. “Tabi! Hoşuna gitmeyebilir ama…” dedim. Önde o, arkasında ben el ele yürümeye başladık. Tekrardan koridora çıktığımızda, “Önden sen gir” dedi. Koridorun aydınlığından, bölmenin karanlığına geçerken dönüp ona baktım. Yaklaşık iki metrelik bir koridordan sonra karanlık odaya geçecektik. Koridorun karanlığı santim santim yüzünü kapatırken, yüzündeki tedirginliği şu an bile hatırlıyorum. Artık mavi loş bir ışığın içerisindeydik. O kadar loştu ki, insanların sadece silüetleri gözüküyor, ancak yakınlaşınca neler yaptığı anlaşılıyordu. İnsanın en özelini, mahremini burada açık açık yaşıyor oluşu ‘Uzun’u rahatsız etmişti. Bana döndü ve beni duvara doğru itti, dudağıma yapıştı. Gözleri kapalıydı. Ellerini boynuma, parmaklarını saçımın arasına karıştırdı. Nefes alıp verişinden, tutkusunu hissedebiliyordum. Bir an durdu, “Sen buraya ait değilsin. Biz buraya ait değiliz” dedi. O karanlıktaki bakışından bile bunu söyleşindeki kararlılığı görebiliyordum. İnsanın gözünü kırpması kaç salise, kaç saniye sürebilir en fazla… En son gözlerine bakıyordum; gözümü açıp kapamamla ana koridorun aydınlığında buldum kendimi. “Gidiyoruz” dedi sadece…
  
   Salona doğru baktığımda, Andre’nin bize doğru geldiğini gördüm. Yanımıza geldiğinde, “Siz bekleyin, ben Taram’ı alıp geleceğim” dedi ve salondaki kalabalığın arasına karıştı. Andre, “Taram bana dokundu” dedi. “Aaa, iyi… Nerene dokundu?” diye sordum merakla. “Şeyime” dedi. “Oha, yok artık” dedim. “Yok valla dokundu. Hatta pantolonun üstünden elini içeri sokup bildiğimiz organımı avuçladı” dedi. Kendimi tutamayarak kahkahalara boğuldum. Her türlü kaşarlığının sadece dilinde olduğunu düşündüğümüz Taram’ın bu kadar cesaretli bir tavır sergilemesi, garipsediğim kadar komiğime de gitmişti.
 
   ‘Uzun’, Taram ile yanımıza geri geldikten sonra bardan çıktık. O gün, o bara ‘Uzun’ ile birlikteliğim süresince son gidişimdi. Eve dönüş için dolmuş durağına giderken; önde Andre ve ben yaramazlık yapan iki çocuk misali, peşimizde bize güden çobanlarımızla evin yolunu tuttuk...

30 Ocak 2016 Cumartesi

Sevgiliyi Arkadaşlarla Tanıştırma - 2 (15.01.2011)

   Çikolata popolu arkadaşım benim… Yılbaşı gecesinde evine davet ettiğinden daha önce bahsetmiştim. Fazlasıyla cana yakın ve arkadaşları için, gözü kara her şeyi yapabilecek kişilikte biridir. Kafasının ve ara sıra hareketlerinin gel-git’li ve eserekli halleri, onu tanımayanların -ilgi çekmeye çalışıyor işte- diye düşünmesine sebep olsa da; benim gözümde, onu şirin ve çılgın yapan çocuksu yanıdır… Beni de fazlasıyla güldürür.  Hala görüşüyoruz zaten. Belki bir gün onu da anlatırım… Yaşamını, geçmişini, acılarını, ortak paylaşımlarımızı, dostluğumuzu… Normal hayatta, kendisi için sık sık kullandığım ‘Çikopo’ lakabını burada da kullanacağım…
   
   Gene bir cumartesi gecesi, müdavimi olduğumuz gece kulübüne, gene Andre ile girip Çikopo’nun yanına gittim. Bahçe kısmında arkadaşları ile sohbet ediyordu. Derken yanımıza Yormi geldi. Biri ile tanıştım dedi. Bu onun için normal bir şeydi. Sürekli yeni birileriyle tanışır ve bizi de tanıştırırdı. Ama tanıştırdıklarını gruba dahil etmezdik genellikle. Yeni birini tanımak zaman alacağı gibi; bize uyum sağlayabilecek mi, anlaşabilecek miyiz düşüncesiyle temkinli davranır, mesafe koyardık. Ya aramızı bozarsa düşüncesiyle… Böyle çekirdek grup iyiydik. . “Eee, yani” dedik. “Aşık oldum. Çok tatlı” dedi. İşte bu garipti. Çikopo, Andre ve ben dönüp birbirimize baktık. Yormi gerçekten fırlama bir adamdı. Her hafta farklı biri ile takıldığının en yakın şahidi bizdik. Onu sizinle tanıştıracağım deyip mekanın içerisindeki kalabalığa daldı. Bir süre sonra sarışın renkli gözlü bir güzelle geldi. Tanıştık ve biraz sohbet ettik. Yurt dışından eğitim için ülkemize gelmiş. Yormi’nin aşık olmasıyla beraber grubumuza yeni biri daha katılmış oldu. Alice…
  
   Derken bara ‘Uzun’ ve Taram’da girdi. ‘Uzun’, Taram’ı bahçe girişinin orada bırakıp yanımıza geldi. Bir gün önce Andre ile tanışmıştı ama Çikopo ve Yormi’yi tanımıyordu. Tokalaştılar ve birbirlerinin hatırlarını sordular. Çikopo, “Artık bende sevgilimin yanına gideyim” deyip yanımızdan ayrıldı. Andre’de, dans etmek için içeri girdi. Masada Yormi, Alice ve ‘Uzun’la ikimiz kalmıştık. ‘Uzun’ arkamdan sarıldı ve çenesini omzuma yasladı. Bir süre öyle barın bahçe kısmındaki insanları izledik, sohbet ettik, güldük. Hani bazı anlar vardır ya, unutulamayacak kadar güzeldir; ama zamanın akışı içerisinde yaşanan acılarla o anı özelleştiren renklerin kaybolduğu, siyah-beyaz bir fotoğraf karesi halini alan; işte o anlardan biriydi…

   Bir süre sonra Yormi’nin arkadaşı Elza geldi yanımıza. Yanında yeni sevgilisi İlkay adında biriyle… İlkay, ‘Uzun’u baştan aşağı süzdü. Durumdan rahatsız olan ‘Uzun’, yanağımdan öpüp “Sonra gelirim” diyerek Taram’ın yanına gitti. Elza ve İlkay ile sohbet etmeye, kaynaşmaya başladık. Elza kendi halinde, kafası sürekli güzel olan, boy kompleksi olan biriydi. İlkay ise, onun aksine gereksiz hırsları olan, meraklı, biraz varoşumsu, ama eğlenceli biriydi. Bu yapısı bana o an çok farklı gelmişti. Komikti. Yormi kulağıma eğilip “Bunları da gruba katalım mı” diye sordu. “Olur tabi, eğlenceliler” dedim. Gelecekte başımıza geleceklerden, İlkay’ın bize verebileceği zararı öngöremeden vermiş olduğumuz bir karardı bu...

28 Ocak 2016 Perşembe

Sevgiliyi Arkadaşlarla Tanıştırma-1 (14.01.2011)

   Üniversite zamanında, internetten biri ile tanışmıştım. Birkaç gün o zamanın msn programında sohbet etmiştik ve daha tanımadan beni heyecanlandırmıştı. Keyif alıyordum onunla konuşmaktan… Fotoğrafını gördüğümde ise, bu heyecanım aşka dönüşmüştü. İnsan hayatında bir defa aşık olur derlerdi de inanmazdım. Meğer gerçekten de öyleymiş. Bu zamana kadar hissettiğim duyguların hepsi sevginin farklı bir çeşidi, o ise aşkmış… İzmirliydi ve iş için yurt dışına gidecekti. İkimizde tarif edemediğimiz bir enerjiyle birbirimize doğru çekiliyor, gün aşırı internette sohbet etmeden yapamıyorduk. Hiç buluşamadık. Göremedik birbirimizi. Bana en son attığı mail’de “Seni görürsem gidemem. Bir seçim yapmak zorundaydım. Yaptım! Kariyerim…” demiş ve gitmişti. Gittikten sonra bir süre daha chatleşmeye devam ettik. Zaman geçtikçe, internete girmeleri azaldı. Sonra da bir daha kendisinden haber alamadım…
   Belki bir gün uzun uzun onu da anlatırım. Hayatımda bana AŞK duygusunu yaşatan tek insanı…
   
   Uzun bir süre ulaşmaya çabaladım. Başarısız oldum, çok ağladım... Derken 2010 Mayıs ayında internette onu ararken, onunla yurt dışında aynı ülke ve şehirde yaşayan Andre ile tanıştım. O da yurtdışına giden bir İzmirli idi. Fakat o eğitim için gitmiş. Tanımaz herhalde derken, sohbet ede ede meğer tanıdığını öğrenmiştim. Nasıl bir manyaklıktı benimki. Ve ne güzel bir şans... Andre ile uzun bir süre tek konuştuğumuz konu AŞK oldu… “AŞK” koydum onun adını… Andre’de kabul etti. Bir süre sonra Andre tatillerini değerlendirip İstanbul'a yanıma geldi. Gel zaman git zaman çok iyi arkadaş olduk.
   
   Gene bir tatilini değerlendirmek için geldiği o hafta sonu, bizde kalması için ısrar ettim… Sevgilimle tanıştıracaktım onu… Hazırlandık, akşamüstü evden çıktık. Biraz yürüyüşün ardından, ‘Uzun’ ile sürekli buluştuğum o kafeye geçtik. ‘Uzun’da geldi. Korktuğumun aksine sohbetleri koyuldu, anlaştılar. Bir kaç saat sonra Taram’da gelince başka bir yerde bir şeyler yemek için kalktık ve bir restorana gittik. Oradan da kalkınca, Taram “Hadi parka gidiyoruz” dedi. Andre kulağıma eğilip, “Park mark diyor bunlar bizi doğramasınlar bir köşede” dedi. ”Yok yok bn daha öncede gittim, güzel bir yer” dedim…
   
   Parkta daha önce oturduğumuz banka kurulduk gene… Taram ayakta şebeklikler yapıyor, ara sıra da Andre’yi süzüyordu. Andre fısıldayarak “Bu bana saracak galiba” dedi. “Hadi gene boşta kalmadın, iyisin…” dedim güldüm geçtim. O anki ilgi odağım ‘Uzun’du… ‘Uzun’ ayağa kalktı, elimden tuttu ve “Gel benimle” dedi. Gideceğimiz yeri biliyordum. Gene çalı ve ağaçlıkların arası… “Eyvah” dedim içimden. “Bu sefer bu beni götürecek herhalde. Kaçış yok” diye düşündüm. Çalıların arasına girdik. Görünmez moddaydık. Arkamı döndürdü. Önce bir çırpıda üstümü çıkardı. Sonra pantolonumu ve iç çamaşırımı ayak bileklerime indirdi. Çalıların arasından Andre’yi görüyordum, ama gerek soğuk gerekse heyecandan sesim çıkmıyordu. Bir kaç saniye sonra sırtımda, ‘Uzun’un çıplak bedenini hissettim. Kollarıyla beni sardı ve göğsümün üzerinde ellerini kavuşturdu. Yukarıdan aşağı tüm bedenini benimkine birleştirmeye başladı. Artık o sıcak erkekliğini de arkamda hissediyordum. Alev alev yanıyordum. “İşte hep böyle olalım istiyorum” dedi kulağıma. Bir dürtüyle ayrıldım onun bedeninden. İç çamaşırım ve pantolonumu çektim. “Burda olmaz. Böyle olmaz” dedim ona dönüp. “Biliyorum güzellik. Sadece seni hissetmek istedim” dedi.
  
   Giyinip yanlarına geri döndük. Uzun ve Taram kendi aralarında sohbet ederken, Andre bana “Salla şunları da bir yerlere eğlenmeye gidelim” dedi. Canıma minnet, “İyi peki” dedim. Yeter ki eğlence olsun, durur muyum ben… “Geç oldu artık. Andre’de yol yorgunu” dedim. “Doğru diyorsun” falan derken, parktan çıktık kısa bir yürüyüşle minibüs yoluna geldik. Taram ve ‘Uzun’a “Hadi siz binin gidin, biz yürüyeceğiz” dedim. “E hani yol yorgunluğu” diye sordular. “İstanbul'u özlemiş, yürümek istedi” dedim. Garibim Andre’de arkamdan onaylıyor, başını sallıyor falan… Bu sefer de demesinler mi, “Hep beraber yürüyelim”. Andre arkamdan zıplayıp “Bizim konuşacaklarımız var” diyerek kurtardı beni. Hop, “Hadi bye bye… Kendinize iyi bakın” falan ite kaka minibüse bindirdik bunları. Biraz yürüyüp minibüs gözden kaybolunca, yallah ilk el ettiğimiz dolmuşa atladığımız gibi soluğu Taksim gecelerinde aldık… 

4 Ocak 2016 Pazartesi

Bu olmasaydı iyiydi!

   Günler peşi sıra geçerken, Taram’ın iş yoğunluğundan faydalanıp sevgilimle, hafta içleri baş başa kalabiliyordum. Bu süre içerisinde, ‘Uzun’u daha iyi tanıma fırsatım olmuştu. Özellikle ailesi hakkında konuştuğumuzda, temelden kaynaklı sorunların kişiliğini etkilemiş olabileceği kanısına varmıştım. Nitekim öyleydi de. Hep bir tedirgin ve sıkılgan bir tarafı vardı. Herhangi bir meşgalesinin olmamasının yanı sıra çalışmıyor oluşu da, onu fazlasıyla gergin biri haline getirmiş olmalıydı. Parasız oluşu, uzun bir süredir Taram’dan haraç alırcasına hayatını sürdürüyor oluşu; aslında onu içten içe rahatsız ediyordu.

   İzmit’te bir geçmişlerinin olduğundan, annesi ve babası boşandıktan sonra İstanbul’da annesi ve üniversiteye yeni giren kardeşi ile yaşadığından bahsetmişti. Annesi çok hırslı bir kadındı. İsmini öğrendikten sonra internet üzerinden yaptığım araştırmalarda, dernekler ve üye olduğu topluluklardaki girişimci ve aktif rollerini görmek beni açıkçası biraz da korkutmuştu. Tabii anne böyle olunca, büyük oğlundan da beklentisi çok oluyordu. ‘Uzun’un üzerindeki bu baskı, yanımdayken bile onu çevreleyen buluta girmeme engel olabiliyordu.
  
   Farklı ya da eğlenceli bir şeyler yapmıyorduk. Genellikle, gene aynı kafede buluşup zaman öldürüyorduk. Masa altında el ele tutuşmalarımız, ara ara birbirimize dalıp şapşal seyir hallerimiz devam ediyordu. Tabi bazı günler, Taram kuaförden çıktıktan sonra yanımıza geliyordu. O geldikten sonra muhabbetimiz komik haller alıyordu. Başlardaki sıkılgan ve sitemkar hallerim, ona alışmaya başladıktan sonra değişiklik göstermişti. Varlığından keyif almaya çalışıyordum. Sevgilim olan adamı bu kadar çok güldüren birinin, mutlaka güzel bir yanı olmalıydı.

   O hafta içerisinde baş başa olduğumuz saatlerde bir olay yaşamışız. Günlüğümde okuyunca zar zor hatırlayabildim. Olduğu gibi aktarıyorum:
12.01.2011
    Tüm akşamı beraber geçirdik. Fakat kafede otururken çok rahatsız olduğum bir şey yaşadık. İkinci kahvelerimizi almak için kasaya gittiğimde, görevli bayan alaycı bir tavırla siparişimi aldı. Siparişim hazırlanana kadar da, bir kaç adım geride kahveleri hazırlayan arkadaşıyla ara ara beni süzerek konuştular ve güldüler. Hakkımda konuştuklarını sezebiliyordum. Kendilerince dalga geçiyorlardı ama ne ile ilgili. Hazır olan kahveleri, “Buyurun. Afiyetler olsun” diye gene alaycı bir şekilde verdikten sonra masamıza döndüm. Sevgilim, “Orada ne oldu? Bunlar niye bize bakıyor” diye sordu. “Anlamadım bende” dedim. “Sen siparişi verdiğin andan itibaren garip bir halleri vardı zaten. Dur sen! Ben şimdi halledeceğim.” diyerek ayağa kalktı. Koluna yapıştım. “N’olur dur! Bir olay çıkarma. Birisi bizim yüzümüzden işinden olmasın. Pis günahı boynuna” dediysem de; beni dinlemeden içeriye girdi. Bayana bir kaç şey söyledikten sonra, içeriden takım elbiseli biri geldi. Yaklaşık on dakika kadar konuştular. Sonra sevgilim masaya döndü ve “Hallettim. Seninle alakalı bir durum yokmuş” dedi.

    Hala daha ne ve neden olduğunu bilmesem de, benimle alakalı olduğunu hissedebiliyordum. O günden sonra, bir daha o bayanı hiç görmemiştim. Büyük olasılıkla işten çıkarılmıştı. ‘Uzun’ o takım elbiseli adama ne demişti, olay nasıl gelişmişti bilmiyorum. Anlatmadı da… Fakat yaşanan bir yana; birini ekmeğinden, işinden etmiş olmanın verdiği huzursuzluğu hala daha yaşıyorum...