Sabaha doğru saat 4
gibi bardan çıktığımızda, Çikopo, “Arkadaşlarımla görüşeceğim” diyerek
yanımızdan ayrıldı. Yormi ve Alice beraber kalmak için otellerine, Elza ve
İlkay ise bilmem nereye gitmişti… Gene aynı dörtlü kalmıştık. Taram ve ‘Uzun’
geceyi sonlandırmayı düşünürken, Andre ve benim hiç eve dönesimiz yoktu. Sabaha
kadar açık olan bir bara gitmeye karar verdik Andre’yle… Bu bar kapanınca,
genelde aynı kalabalık gideceğimiz barda alırdı soluğu…
Yürümeye koyulduk.
İstiklale çıktığımızda ki kalabalık, gecenin bittiğini değil de, eğlencelerin
yeni başladığını düşündürüyordu resmen. Sabahçı barımıza geldiğimizde, ‘Uzun’u
bir huzursuzluk sardı. Fakat içeriye girdiğimizde her bir ruhun farklılığı ve
rengi onun da ilgisini çekmişti. Koridorun sonuna açılan salona girmeden önce
soldaki bölümü sordu... “Karanlık oda orası. Orada ruhlar birleşiyor” diyerek
gülümsedim. Salon tıklım tıklımdı. Bar kısmının önünde bir yere geçtik. Daha
sonra Andre, dj kabininin orada bir boşluk bulunca o tarafa doğru kaydık. Bir
süre dans ettik. ‘Uzun’, “Koridordaki o bölümü merak ediyorum, bana gösterir
misin?” diye sordu. “Tabi! Hoşuna gitmeyebilir ama…” dedim. Önde o, arkasında
ben el ele yürümeye başladık. Tekrardan koridora çıktığımızda, “Önden sen gir”
dedi. Koridorun aydınlığından, bölmenin karanlığına geçerken dönüp ona baktım.
Yaklaşık iki metrelik bir koridordan sonra karanlık odaya geçecektik. Koridorun
karanlığı santim santim yüzünü kapatırken, yüzündeki tedirginliği şu an bile
hatırlıyorum. Artık mavi loş bir ışığın içerisindeydik. O kadar loştu ki,
insanların sadece silüetleri gözüküyor, ancak yakınlaşınca neler yaptığı
anlaşılıyordu. İnsanın en özelini, mahremini burada açık açık yaşıyor oluşu
‘Uzun’u rahatsız etmişti. Bana döndü ve beni duvara doğru itti, dudağıma yapıştı.
Gözleri kapalıydı. Ellerini boynuma, parmaklarını saçımın arasına karıştırdı.
Nefes alıp verişinden, tutkusunu hissedebiliyordum. Bir an durdu, “Sen buraya
ait değilsin. Biz buraya ait değiliz” dedi. O karanlıktaki bakışından bile bunu
söyleşindeki kararlılığı görebiliyordum. İnsanın gözünü kırpması kaç salise,
kaç saniye sürebilir en fazla… En son gözlerine bakıyordum; gözümü açıp
kapamamla ana koridorun aydınlığında buldum kendimi. “Gidiyoruz” dedi sadece…
Salona doğru
baktığımda, Andre’nin bize doğru geldiğini gördüm. Yanımıza geldiğinde, “Siz
bekleyin, ben Taram’ı alıp geleceğim” dedi ve salondaki kalabalığın arasına
karıştı. Andre, “Taram bana dokundu” dedi. “Aaa, iyi… Nerene dokundu?” diye
sordum merakla. “Şeyime” dedi. “Oha, yok artık” dedim. “Yok valla dokundu.
Hatta pantolonun üstünden elini içeri sokup bildiğimiz organımı avuçladı” dedi.
Kendimi tutamayarak kahkahalara boğuldum. Her türlü kaşarlığının sadece dilinde
olduğunu düşündüğümüz Taram’ın bu kadar cesaretli bir tavır sergilemesi,
garipsediğim kadar komiğime de gitmişti.
‘Uzun’, Taram ile yanımıza geri geldikten sonra bardan çıktık. O gün, o bara ‘Uzun’ ile birlikteliğim süresince son gidişimdi. Eve dönüş için dolmuş durağına giderken; önde Andre ve ben yaramazlık yapan iki çocuk misali, peşimizde bize güden çobanlarımızla evin yolunu tuttuk...
‘Uzun’, Taram ile yanımıza geri geldikten sonra bardan çıktık. O gün, o bara ‘Uzun’ ile birlikteliğim süresince son gidişimdi. Eve dönüş için dolmuş durağına giderken; önde Andre ve ben yaramazlık yapan iki çocuk misali, peşimizde bize güden çobanlarımızla evin yolunu tuttuk...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder