2 Ocak gecesi
günlüğüme, “Bu ne ya. Adam ilk buluşmamıza kankasını getirdi. Bileydim bende
ailemi çağırırdım” yazmışım. Bu durumdan ne kadar rahatsız olduğumu şimdi bile
çok net hatırlıyorum. Ama bununla kalmamıştı. Araya koyduğumuz bir günün
ardından, ayın 4’ündeki buluşmamızda da sağ olsun Taram bizimleydi. Artık
belliydi. Kanka ayağına takılan bu iki manyağın, ilişkilerine renk katmak için
araya aldıkları bir eniktim ben. Aman ne güzel!
Gene Schlotsky'sde
buluştuk. Sanki her yer tükendi, bir orası kaldı. Taram bana, “Ben ona -uzun-
diyorum. O benim canım” dedi. O yüzden benimkine burada takacağım isim benimde
“uzun” olacak. Sanki ‘Uzun’la ben değilde, o ilişki yaşıyordu. Böyle
düşündürdüğünü anlaması için, manidar bir şekilde “Nasıl tanıştınız” diye
sordum. Çokta anladı ya! Başladı anlatmaya: “Bir gün işten çıktım, sahilde
kayalıklarda sigara içiyordum. Dilenci çocuklar sigara için tepeme üşüştüler.
Vermeyince de tacizde bulundular. Bunu uzaktan gören Uzun geldi ve kurtardı
beni” dedi. Adamı Herkül bellemiş. Bildiğimiz platoniğe bağlamış durumdaydı.
Masamız küçük bir Bermuda şeytan üçgeniydi. ‘Uzun’ aptal aşık halleriyle benim
gözümün içine bakıyor, masa altından elimi falan tutmaya çalışıyor; Taram, bir
yandan anlatırken diğer yandan onu süzüyor; ben ise, ne zaman defolup gidecekte
bizi yalnız bırakacak diye Taram’a bakıyordum. Tabi gene umduğum gibi olmadı.
Gidesi yoktu. Sorgu sual bütün şeceremi aldı. Tabi o kaşarsa, ben ondan kaşar.
Bende onunkileri döktüm. En sonunda darlanmamın da verdiği etkiyle “Hadi
kalkalım artık” dedim sohbetin ortasında....
Ayaklandık ve
minibüs yoluna doğru yürümeye başladık. Önde Taram, ara ara bize dönüp sohbet
çabaları içerisinde; peşinde biz… Karanlık ve boş sokağın ortasında ‘Uzun’
elimi tuttu. “Napıyorsun” dedim. “Seni hissetmek istiyorum” dedi. “Bu böyle
olmaz, biri görecek” diyerek elimi çekmeye çalıştım. Fakat o elimi daha çok
sıkıp çekti ve koluna girmemi sağladı. “O zaman böyle olsun” dedi. Ses
çıkarmadım bir süre. Fakat sonra, yanımızdan geçen bir iki araçtan gören
birileri olmuştur diyerek geri çektim elimi. Yola çıktık. Taram’la vedalaşıp
‘Uzun’a döndüm. Sarıldı, “Eve vardığında mesaj at, beni meraklandırma” dedi.
Merak edilmek hoşuma gitmişti. Minibüse bindim, hareket ederken dışarı baktım.
Gidişimi izliyordu…
Eve vardıktan epey
bir süre sonra mesaj attım. Unutmuştum… Onun kadar yoğun yaşamıyordum. Belki
onu daha tam anlamıyla tanımamamdan, belki de güvenmememdendi bu hissizliğim.
Zamanı var daha diye düşünüyordum. Öyle ki, ondan “Canım, vardın mı eve?” diye
mesaj geldikten sonra onun beni düşündüğü kadar onu düşünmediğimi daha net
anladım. “Evet vardım, merak etme” diye cevap yazdım. “Ben çok mu romantiğim
güzellik, seni zorlamıyorum değil mi?” diye sordu. “Hayır zorlamıyorsun. Hoşuma
gidiyor” dedim. Ondan, yaklaşık yarım saat sonra bir mesaj daha geldi: “Bu
sadeliğe bu güzelliğe ben kıyamam sana dokunmamam lazım sana bakmamam lazım
sana farklı duygular içerisinde farklı tatlar yaşatacağım meyveyi her zaman
dalında yiyelim dalı incitmeyelim o dal bize lazım çünkü ben hayatımı o dala
bağladım. o hayatta bize her zaman en güzel meyvesini verecek ben seni dalında
o dalın sadelinde bağladım ve seni o incelikte seviyorum” yazmıştı. Dal, dal
dal… Kırıp o dalı Taram’ın bir tarafına sokasım geldi şimdi. Tabi o zamanlardaki
hislerimle, günlüğüme: “Bu adam benden gerçekten hoşlanıyor. Biz bunla yürür
gideriz. Hoş adam ya. Neler yazıyor bana mesajlarda” yazmışım. Şimdilerde ise, aynı mesajı okuduğumda edebiyat katli yapmış diyorum. Tüm mesaj boyunca koyduğu
sadece tek bir noktalama işareti ise, nazar boncuğu herhalde diye düşünüyorum…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder